Image Hosted by ImageShack.us CENGİZ DAMAR'IN YENİ KİTABI ÇIKTI KİTAPÇILARDA
18 10 2009

OSMANLIDA ASKERİ YAPI VE SINIFLAR

Tımar
Osmanlı İmparatorluğu’nda bir kısım asker ve memurlara verilen, belirli bölgelerde tahsis edilmiş vergi kaynaklarına ve yıllık geliri 20,000 akçeye kadar olan askerî dirliklere verilen ad.

Osmanlı Devleti’nde bu sisteme, Tımar sistemi adı verilmiştir. Dirlikler yıllık gelirine göre sınıflandırılır. Zeamet’in geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasındadır. Has’ın geliri 100.000 akçenin üzerindedir. Tımarın 300 akçesine kılıç, üst tarafına da terakki denir. Zeamet, alay beyine, Tımar defterdara, divan kâtibine ve orta dereceli memurlara, has ile hükümdar, şehzade, vezir, beylerbeyi, sancak beyi, defterdar, nişancı gibi yüksek devlet görevlilerine verilirdi.

Tımar, Devlete düzenli gelir sağlayan kurumlar içerisinde, özel bir yer tutar. Bu müesseseye asker beslemek ve savaşta birçok ağır görevi yerine getirmek yükümlülüğü de verilmiştir.

Osmanlılarda toprağın gerçek sahibi devlettir. Devlet, birtakım hizmetler karşılığında has, zeamet ve tımar adları altıda toprakları uygun gördüğü kimselere dağıtır. Karşılık olarak çiftçiye ve toprak sahibine vergi tahsil etme, bol ürün sağlama, sefere hazırlıklı bulunmak gibi çeşitli sorumluluklar yüklerdi.

Osmanlı Devleti’nde tımar yalnızca Rumeli, Anadolu eyaletlerinde ve Suriye’de uygulanmıştır. Osmanlılarda tımar sisteminin temeli, daha önce kurulmuş olan İslâm devletinin ikta vb. müesseselerine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osman Gazi döneminden başlayarak geniş bir biçimde yayılmış ve tutunmuştur.

Sultan Kanunî Süleyman’ın tahta çıktığı yıllarda yaptırılan arazi tahrirlerine göre Tımar’ların bir arada toplam sayısı 57.521 adettir. Bunlardan sağlanan gelir 402.468.952 akçedir.

Osmanlılarda, önceleri tımarların sahibine sahib-i arz da denilirdi. Bunlar tımar dahilindeki toprakların ve bu toprakları işleyen köylülerin toprak sahibine veya devlete vermekle yükümlü bulunduğu hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildi. Ancak belirli  hizmetleri yaptığı sürece devlete ait çeşitli vergileri kendi hesabına, kendisi için toplamak hakkından yararlanabilirdi. Bu yararlanma hakkı, göreve bağlı bir “maaş”tı. Böylece tımar arazisinin, nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması ve büyümesi önlenmiştir. Ancak mülk tımarlar adı verilen tımarlarda devlet, tımar sahibine geniş yetkiler vermişti. Türlü hak ve resimleri toplama yetkisini

hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk ve bir gelir kaynağı gibi kullanmasını tımar sahibine bırakmıştı. Bunun yanında mülk umarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek ve tam anlamıyla donatılmış cebelü adı veriler askeri, savaşa hazırlamak zorundaydı. Şayet bu görevleri yerine getirmezse, tımarın bir yıllık gelirine devletçe el konulurdu. Tımar sahibi ölünce tımar bütünüyle erkek evlâda geçerdi. Erkek olmadığı durumlarda tımar öteki mirasçılara intikal ederdi.

Farklı özellikler gösteren tımarlardan biri de nüfuzlu kimselere padişahın verdiği tımarlardı. Bu tımarlarda tımar sahibi geniş yetkiler içindeydi. Devlet memurları, bu mülklerden gereği gibi vergi toplamak yetkisine sahip olmadıkları gibi, onlar çiftçilerinin defterlerini kontrol etmek, ürünün artıp artmadığını görmek gibi işleri, tımar sahibinin rızası olmadıkça yapamazdı. Kısaca bu tımarlar bir çeşit mülk olup sahibi, askerî hizmet ve benzeri görevleri de yerine getirmeyebilirdi.

Bölgenin geleneklerinden veya eski yapısından gelen bir takım farklı uygulamalar veya teşkilâtlandırmalar yanında tımarlar görevlerine göre genellikle eşkinci tımarı, münavebe tımarı, mülk tımarı, müstahfız tımarı, kılıç tımarı, mensuhat tımarı gibi adlar altında sınıflandırılmıştır.

Eşkinci umarlarından hazır bulundurulan askerler alay beylerinin bayrağı altında sefere katılırdı. Eşkinci tımarları serbest olup olmamak bakımından iki kısımdı.

Münavebe tımarları sahipliği, birkaç kişinin üzerinde görülen umarlardır. Bu tür bir tımara sahip olanlar savaş zamanında nöbetle sefere gittikleri için bu ad verilmiştir.

Müstahfız veya hademe tımarları, özellikle hudut boylarında bulunan, camilerde, zaviyelerde imamhkjhatiplik görevlerinde bulunan kimselerin tımarıydı.

Kılıç tımarları, tımarlar içinde en az olan tımar çeşidiydi. Bu, yalnız sipahinin geçimine ayrılmış bir bölümdü.

Mensuhat tımarları, gerektiği zaman bir hizmet için verilen tımarlardı.

Vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi ölünce onların adamlarına dirlik vermek bir kanundu. Vezirlerin 14, beylerin 8, sancak beylerinin 6 adamına tımar verilirdi.

Tımar sahipleri sefere askerleriyle birlikte giderdi. Cebelü ve oğlan adı verilen bu erlerden biri firar edince tımar sahibi bunların yerine bir başka er bulmak zorundaydı. Bunların teftişini beylerbeyi yapardı.

Osmanlılarda toprağa bağlılığı sağlamada tımar sahipleri yetkiliydi. Yönetimi altındaki vergi veren çiftçinin toprağını işlemekten vazgeçmesi veya başka işlerle uğraşması halinde çiftçinin bir tazminat ödemesi gerekliydi.

Çift bozan resmi veya leventlik akçesi adı verilen bu sorumluluk köylünün toprağa bağlanmasını sağlardı.

Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilmiş olan arazide her türlü denetimi yapma yetkisine sahipti. Bunun yanında tımarlar, koyun resmi veya cizye toplayan tahsildarlara her zaman açık kalmıştır.

Tımar sistemi XVI. yüzyılda askerî, siyasî ve içtimaî gerilemeye paralel olarak bir bozulma göstermeğe başlamıştır. Tımar geliri zorbaların eline geçmiş, tımarlı sipahilerin savaş gücü azalmıştır. Timar sisteminin ıslahı hakkında Koçi Bey’in 1632′de padişaha sunduğu risalede teklif ettiği tedbirler IV. Murat tarafından uygulamaya konulmuştur.

IV. Murat’ın ölümüyle bu girişimler sonuçsuz kalmış ve tımar, köylüye zulmeden bir müessese olmuştur.

1848′de bütün tımar sahipleri hayat boyu şartıyla ve yarım tımar bedeliyle emekliye sevk edilmişlerdir. Böylece tımar sistemine son verilmiştir


1) Acemi Ocağı: Daha önce de açıkladığımız, yeniçeri ocağına asker yetiştirmek üzere kurulan acemi ocağı ilk kez Gelibolu'da vücuda getirilmiştir. Acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. Savaşta ele geçirilen esirlerin 5'te biri( Pençik kanunu uyarınca) ve Osmanlı içerisindeki gayri Müslim tebaanın çocukları arasından.
Pençik kanununa göre alınanlara Pençik oğlan denirdi. Bu kanun uyarınca savaşlarda ele geçirilen 10 ila 17 yaşları arasındaki vücutça kusursuz çocuklar devlet tarafında 300 akça karşılığında satın alınırdı. Bu çocuklar Anadolu'ya çiftçi ailelerin yanına verilirler ve burada Türkçe öğrenirlerdi. Belli bir zaman sonra buradan alınan çocuklara Yeniçeri ocağına kaydedilirlerdi.
Gayri Müslim tebaa arasından çocuk toplanma işi ise devşirme sistemiydi. Bu sistemi daha önce detaylıca açıkladığımız için tekrar etmeyeceğim. Ancak birkaç devşirme ile ilgili birkaç kanuna değinmekte fayda var. Devşirilen çocukların soylu ailelerden olmalarına özen gösterilirdi. Türkçe bilenler, kel, kısa veya uzun boylu olanlar devşirilmezdi. Seçilen çocuklar İstanbul'a geldikten 2-3 gün sonra sağ ellerinin baş parmaklarını kaldırarak Kelime-i Şahadet getirilerdi. Eşkal defterine kaydedilen çocuklar sünnet edilirdi. Daha sonra bir kısmı saraya, bir kısmı bostancı ocağına ve bir kısmı da Türk köylülerine verilirdi.

2) Yeniçeri Ocağı: Yeniçeri ocağının örgütlenmesi hakkında detaylı bilgi için lütfen bir sonraki makaleye bakınız.

3) Cebeci Ocağı: Yeniçerilere ait ok, yay, kılıç, tüfek, kazma, kürek, barut, kurşun, zırh, tolga, harbe ve bu tip savaş aletlerini tedarik etmekle görevliydiler. Savaş zamanı yeniçerilere silahları dağıtırlar ve savaş sonunda bunları toplayıp tamir eder ve saklarlardı. Cebeci ocağının başında Cebecibaşı vardı. Ondan sonra en kıdemli kişi Ocak Kethüdası idi. Cebecilerin içerisinde yer alan lağımcı ve humbaracı birlikleri, günümüz istihkam savaş birliklerinin o dönemki haliydiler. Bunlar özellikle kuşatmalarda hünerlerini ortaya koyarlardı. 16. Y.Y. ortalarında mevcutları 500 kadardı. Bunların efradı acemi ocağından tedarik edilirdi.

4) Topçu Ocağı: Kapıkulu ocaklarının yay kısmına mensup bu ocak, top dökmek, top mermisi yakmak ve top kullanmak ile görevliydi. Osmanlı ordusunda ilk top 1389 yılında 1. Murat zamanında Kosova'da kullanılmıştır. Yıldırım Beyazıt döneminde de top kullanılmasına rağmen ocak Fatih döneminde gelişmiştir. Toplar sadece devlet merkezinde dökülmez, kuşatılan kalelerin yakınlarına da dökülürdü. Bu ocağın lideri Topçubaşı,ondan sonra kethüda ve dökücübaşı gelir. 16. Y.Y. başlarında 1200 mevcudu vardı. Efradı acemi ocağından temin edilirdi.

5) Top Arabacıları Ocağı: Osmanlı'nın ilk devirlerinde toplar genelde deve, katır ve beygirler ile çekilirlerdi. Ancak 15. Y.Y.'da topçuluğun gelişmesiyle daha büyük toplar dökülmeye başlandı. Bu toplar savaşa araba ile götürülmeye başlandı. Böylece top arabacıları sınıfı kuruldu. Bu ocağın lider Arabacıbaşı idi. Bu ocağın askerleri acemi ocağından alınırdı.

Sipahi

Osmanlı Devleti’nde ordunun iki ayrı atlı sınıfına verilen ad. 1. Tımarlı Sipahisi: Tımarlı sipahisi bir atlı ordudur. Orduyu hümâyûnun esası ve en büyük kısmıdır. Kapıkulu sınıfları gibi maaşlı değildir. Azablar gibi ücretli de değildir. Levendler ve akıncılar gibi ganimetle geçinmez. Yaşaması için devlet kendilerine toprak verir. Toprağın üzerinde köylü vardır. O köylüden vergiyi tımarlı sipahiler toplar. Hem kendisi geçinir, hem de atları ve silâhları ile çağrıldığı anda yığınak mevkiinde hazır bulunarak savaşır. Selçukluların Arapça “İktâ” dedikleri böyle toprağa Osmanlılar “dirlik” demişlerdir. Dirlik küçükse adı “tımar”, büyükse “zeamet” adı verilir. Zeametin büyüğüne de “hass” denir.

Sipahiler umûmi adı altında toplanan tımarlı ve zaîmler, Osmanlı ordularında en iyi kısımdır. 2 çeşit tımarlı olurdu: Tezkireli ve tezkiresiz. Tezkireli timarlılar, timarı merkezden yani İstanbul’da Divân-ı Hümâyûn’dan doğrudan doğruya alanlardır. Tezkiresiz tımarlılar ise dirliklerini beylerbeyinin arzı üzerine alırlar.

Timar veya zeamet sahibi ölünce, ekseriye oğluna, yoksa kardeşine veya yeğenine verilirdi. Fakat bunun için timar ve zeametin bağlı olduğu alaybeyi ve sancakbeyinin onayı lâzımdı. Bu suretle dirlikler, tecrübesiz insanların eline geçmezdi.

Timar ve zeamet sahipleri, arazileri üzerindeki toprakları 3 yıldan fazla işlemezlerse, dirliklerini kaybederlerdi. Toprağı işlememek, Allah’a karşı da bir günâh sayılırdı.

Sipahi sefere gidince yerine “korucu” denilen bir vekil bırakırdı. Bu şahıs, dirlik sahibinin yokluğunda toprağın düzenli işlenmesine bakardı.

Devletin her eyâletinde timar ve zeamet bulunmazdı. Meselâ Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Yemen, Bağdat gibi eyaletlerde hiç timar ve zeamet yoktu. Genellikle Müslüman nüfusun bulunduğu eyâletlerde timar ve zeamet teşkilâtı yapılmıştır. Bunun da sebebi Timarlı Sipahisi’nin tamamen Osmanlı ırkına ait bir sınıf olmasıydı.

Kanunî devrinde timarlı sipahisi, gerek sosyal, gerek askerî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır. Osmanlı atlı ordusu, iki orduya ayrılmıştı: Rumeli atlı ordusu ve Anadolu atlı ordusu ilk zamanlarda Rumeli timarlı ordusunun kumandam Rumeli beylerbeyisi, Anadolu timarlı ordusunun kumandam Anadolu beylerbeyisi idi. Fakat sonradan her iki kanada da padişahça seçilen vezirler kumanda etmeye başladı.

Zaîm ve sipahi öldüğü zaman timar sahibi oğulları varsa, onlar babaları ölmeden timarlı oldukları ve timarlıların bütün haklarına sahip bulundukları için, timarı olmayan diğer kardeşleri, zâîm ve sipahinin büyük ve ikinci ve üçüncü oğulları gibi muamele görürlerdi. Timar tasarruf eden her sipahi timarını ne şekilde almış olursa olsun, müstakil timarlı sipahi sayılır, babasının ölümü, onun aleyhinde bir muamelede bulunulmasını gerektirmezdi.

XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ve devamlı olarak timarlı sipahisi azaldı. Kapıkulları çoğaldı. Timarlar, saray adamlarına, daha sonraları mahallî halka verilmeye başlandı. Bu şekilde birçok eyalette toprak ağaları, “âyân” denen bir çeşit derebeyleri doğdu.

Fatih’in ve Kanunînin üzerlerinde o kadar durdukları, onların başında cihan devleti kurdukları timarlı sipahisi, merkezin kapıkullarının gelişmesine engel olması yüzünden gittikçe kötü duruma düştü. XVIII. yüzyıldan itibaren bu durum belirginleşti ve timarlı sipahisi büsbütün önemini kaybetti.

Timar sistemi, Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesinde de büyük hizmetler görmüştür. Rumeli eyaleti ile diğer Avrupa eyaletlerinde ve Batı Anadolu ile Orta Anadolu’nun Kuzey kesimini içine alan Anadolu eyâletinde, hattâ birkaç Orta ve Doğu Anadolu eyâletinde tatbik edilen bu sistem, bu büyük ülkelerdeki Müslüman olmayan nüfusun devlet aleyhine davranışlarına karşı başlıca engellerden biri olmuştur. Bu sebeple ekilebilir toprak, çok büyük çoğunluğu bakımından Osmanlı halkının eline geçmiş ve onun elinde kalmıştır.Timarlı sipahisi, bir Osmanlı asilzade topluluğudur. Ellerindeki köylüye adalet dağıtırlar. Köylerin şenlenmesine, bayındır hale gelmesine her türlü yardımda bulunurlar. Padişahın, imparatorluğun uzak köşelerindeki temsilcileridir. Mağrur, varlıklı, savaşçı adamlardır. Köylüyü soymayı akıllarından geçirmemişlerdir. Zaten kanunların gösterdiği vergi ve resimlerin dışında akçe almaları mümkün değildi.

Timarlı sipahisi XVI. yüzyılda gelişti, XV. yüzyılda Osmanlı ordusunun yarısından fazlası bu sınıftandı. XVI. yüzyılın ilk yansında en önemli devrini yaşadı. XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren önemini kaybetmeye başladı. XVII. yüzyılda kapıkulu ocakları timarlı sipahiyi sayı ve önem bakımından geçtiler. XVII. yüzyılın son yıllarında, hele XVIII. yüzyıldan itibaren sayıları kadar önemleri de azaldı.

Bahriye sancaklarındaki timarlar genellikle levendlere, reislere, derya beylerine yani donanmadaki denizcilere verilirdi. Timarlı sipahisi bazı büyük deniz seferlerine de verilmiştir. Levendler ve “azab” denilen deniz piyadeleri yetmediği zaman, donanmaya kapıkulu ve timarlı askeri de yüklenirdi.

1826′da II. Mahmut, timarlı sipahilerin her yıl İstanbul’a üçte birinin gelerek kışlalarda modern eğitim görmelerini emretti. Bunlara, derecelerine göre erlikten yüksek subaylığa kadar rütbeler verdi. Fakat “Asâkir-i Mansûre Süvarisi’ adım alacak, bundan böyle umarlarında değil kışlalarda yaşayacak, modern eğitim görecek ve yeni askerî usûlü öğreneceklerdi.

Tanzimat’tan hemen sonra Sultan I. Abdülmecid 19 Ocak 1841 fermanı ile birçok timarlı sipahiyi emekliye ayırdı, fakat timarlarını hayatlarının sonuna kadar ellerinde bıraktı. 1844′te bir kısım timarlı sipahisi atlı jandarma olarak hizmete alındı.

2. Kapıkulu Sipahisi:

Yeniçeri ocağından sonra en mühim kapıkulu ocağı olarak, kapıkulu sipahisi görülür. Timarlı sipahisinden ve diğer atlı sınıflardan farkı, aynen yeniçeriler gibi XVI. yüzyılda devşirme çocuklarından meydana gelmiş bir kapıkulu ve merkez askeri olmasıdır. XVI. yüzyıl sonlarından itibaren bunların en büyük çoğunluğu Türk asıllı kimselerden seçilmiş, bunların da mevcudu bu tarihten sonra çok artmıştır.

Kapıkulu sipahisi, yeniçerilerin büyük rakibi oldukları için, onlar kadar ayaklanmalara karışmamışlardır. Bazen hiç karışmamış, bazen karşı ihtilâlci olarak yeniçeriler karşısında yer almışlar, fakat bazen de ihtilâli onlar çıkartmışlardır. Kapıkulu sipahisine “timarsız sipahi” de denilmiştir. Çok iyi süvari, okçu ve kılıç dövüşçüsü idiler.

Kapıkulu sipahisi veya timarsız süvari sınıfı, XVI. hatta XVII. yüzyılda seçkin bir sınıftı. Yeniçerilerden daha fazla maaş alırlardı.

Timarsız süvari ocağı, 6 alaydan kurulmuş bir tümendi. 6 alay, sırasıyla şöyleydi: Sipahiler, silâhdârlar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garibler, sol garibler.

“Sipah Bölüğü” denilen, birinci alay, kırmızı sancaklı olup en itibarlıları idi. Sultan Fatih Mehmet tarafından büyük devlet adamlarının ve kumandanların çocuklarından meydana gelen bir süvari bölüğü olarak kurulmuş sonra devşirmeler de alınmaya başlanmıştı. Bu alay, seferde hükümdarın veya serdarın arka tarafında durur, aynı zamanda saltanat bayraklarını korurdu. Otağ-ı hümâyûnu bir gece sipahi alayı, bir gece silâhdâr alayı sıra ile beklerlerdi. Sipahi alayının bazı birlikleri ordunun önünden gider, istihkâm sınıfının işlerine katılırlardı.

“Silâhdâr alayı” denilen ikinci alay, sarı sancaklıydı. “Sancak tepeleri”nin yığılmasına bakmak görevi bu alayındı. Ordu-yı hümâyûn yoldan geçerken, birkaç kilometrede bir tepelerdeki bayrakları görerek yolunu bulurdu. Orduya padişah kumanda ediyorsa, yani sefer-i hümâyûn ise, bu tepeler yolun her iki tarafına, serdar-ı ekremler kumanda ediyorsa yalnız sol tarafına yapılırdı. 23 adet tuğcu da genellikle bu alaydan seçilirdi. Yedekçiler, sefer-i hümâyûnlarda, padişahın yedek atlarını çeker, fakat binemezlerdi. “Buçukçu” denilen asker de bu alaydan seçilir, padişah, cami, türbe gibi yerlere ziyarete gittiği zaman fakirlere yarımşar altın dağıtırlardı. Bunların başlarındaki teğmenlere “tuğcubaşı”, “yedekçiba-şı” ve “buçukçubaşı” denilirdi.

Sağ ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yemîn) alayının sancağı yeşil, sol ulûfeciler (ulûfeciyân-ı yesâr) alayınınki sarı-beyazdı. Sağ ulûfeciler seferde yeniçeri tümeninin sağında giden sipâh alayının sağında, sol ulûfeciler ise, yeniçerilerin solunda giden silâhdâr alayının solunda yer alırlardı.

Sağ garîbler (gurebây-ı yemîn) ve sol garîbler (gurebây-ı yesâr) alayları, seferlerde ağırlıkların muhafazası ile görevli idiler. Sancağ-ı Şerifin çevresinde yürürlerdi. Sağ garîblerin alay sancağı sarı-beyaz, sol garîblerin ise yeşil beyaz idi.

Bu 6 alay eşit derecede sayılmaz, en üst derecedekine daha mühim savaş görevleri verilirdi. Tecrübeli ve değerli savaşçılar, üst alaylarda idi.

Timarsız (ulûfeli) sipahilerin çoğunluğu İstanbul’daki kışlalarında oturur, bir kısmı taşrada büyük merkezlerde bulunurdu.

Kapıkulu sipahisi, ordunun asıl süvari sınıfı değildi. Asıl süvari sınıfı timarlı sipahiler ve ikinci derecede akıncılar idi.

Silahdar
Silah taşıyan anlamında kullanılan bir deyimdir. Osmanlı Devleti’nde, ileri gelen devlet adamları ve vezirlerin kapı halkından,bir bölüğüne kapıkulu süvarilerinden ikinci bölüğe verilen bir addır.

Osmanlılarda, Yıldırım Beyazıt devrinde Silahdarlık kurulmuştu. Ancak Osmanlı sarayında ayrıca bir Silahdarlar bölüğü kurulmamış, padişahın silahını taşımak, öteki silahları ile birlikte diğer kıymetli mücevher ve eşyaları korumakla tek bir silahdar vazifelendirilmişti. Silahdarlar Enderun’a alınan gençler arasında zamanla yetişerek bu mevkie yükselirlerdi. Hasbahçe bostancılığından zülüflü baltacılara, oradan seferli odasına, daha sonra has odaya geçen genç; bir süre Hametten sonra tülbent ağası, rikabdar ve çuhadar olur, bundan sonra Silahdarlığa yükselirdi. Padişahın gezintilerine katılmak, padişaha buhur ve gülsuyu sunmak görevleri arasında bulunuyordu.

Çorlulu Ali Paşa, Sultan II. Mustafa’nın silahdarı olarak enderûna yeniden bir düzen verdi ve silahdarların nüfuzlarını arttırdı. Böylece silahdarlar has oda, hazine, kiler ve seferli koğuşları ile zülüflü baltacıların amiri olarak sarayın başmabeyncisi durumuna yükseldiler. Padişahın emirlerini tebliğ vazifesini de üstlenmiş olduklarından, sabah namazından yatsıya kadar padişahın yanından ayrılamazlardı.

Zamanla çeşitli mesuliyetleri yüklenen silahdarın emrine lala adı altında 5′i Has Odalı olmak üzere kaftancı, tütüncü, kilerci, yedekçi vs. adlarla, bütün enderûn koğuşlarından 34 kişi verilmişti. Fatih devrinde gündelikleri 20 akça olan silahdarların ücreti zamanla artarak XVIII. yüzyıl başında 100 akçaya ulaşmış, ayrıca haslar da elde etmişlerdi. Yine başlangıçta 50 akça ile emekli olurken XVIII. yüzyılda 300 akça ve çeşitli tayinatla emekliye sevkedilir oldular. Silahdarlık Sultan II. Mahmut devrine kadar sürdü. Giritli Ali Ağa’nın 10 Ekim 1831′de ölümü üzerine bu göreve yeni bir tayin yapılmayarak kaldırıldı ve silahdarlık vazifesi hazine kethüdasına verildi. Az sonra da bu hizmeti görmek üzere Enderûn nazırlığı, bir yıl sonra ise mabeyn müşirliği kuruldu. Osmanlı Devleti’nde ayrı, atlı askerî birlik teşkil eden silahdarlar bölüğü ağası da Silahdar Ağa adıyla tanınmaktaydı. Yeniçeri Ocağı kurulurken meydana getirilen Kapıkulu atlı ocaklarının ilki olarak kurulan bu ocağın en büyük sorumluluğu olan silahdar ağası, Fatih devrinde Sipahiler Ocağı kurulunca, Sipahiler Ağası’ndan sonra, ikinci dereceye inmişti.

Sağ ulûfeciler ağalığından terfi edildiğinde silahdar ağası, buradan da sipahi ağalığına veya sancak beyliğine geçilmekteydi. Çevresini silahdarlar kethüdası, başçavuş ve silahdarlar katibi meydana getiriyordu. Emri ve kumandası altında bulunan silahdar ocağı ise, 260 bölüğe ayrılmıştı. Her bölüğün yönetimi bölükbaşı veya ser-bölük denilen bir çorbacıya verilmişti. Ocağın kaynağı Edirne ve İstanbul saraylarında yetiştirilen acemi oğlanlarıydı. Bir silahdar, görevini ve ulufesini silahdar ağasının tasdiki ile öz oğluna devretmek hakkına sahipti.

Bir muhafız bölüğü olan silahdarlar san bayrak taşırlar, Cuma selamlıklarında ve seyirlerde padişahın solunda yürürler, otağ-ı hümayûnda sol tarafta safbağlar, seferde padişah veya veziriazamın tuğlarını taşır, yolları açar, köprü kurar, padişahın yedek atlarım çeker, padişah adına sadaka dağıtırlardı. Bu hizmetlerine göre tuğcu, yedekçi ve buçukçu diye de anılırlardı. Ayrıca vezir kapılarında da görev alır; vezir kethüdası, dîvan katibi, mühürdar, çuhadar, selam çavuşu vs. ile kapı halkını meydana getirdiklerinden paşa defterlileri diye de anılırlardı.

Silahdar ocağı da öteki Kapıkulu ocakları gibi III. Murat devrinden itibaren gittikçe bozuldu ve 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile dağıtıldı.

Serhad Kulu
Hudutlardaki kalelerde görev yapan askerî kuvvetlere verilen addır.Bunlara “Yerli Kul” da tabir edilirdi.Osmanlıların, komşu devletlerinden hiç birisi ile XVII. yüzyılın başlarına kadar hududu tâyin edilmemişti.

Hudutların belirlenmesine başlandıktan sonra, serhadlarda teşkilât yapmak zorunluluğu ortaya çıktı.

Osmanlılar, fethettikleri yerde, özellikle hudutlarda teşkilât yapıyor, kurdukları eyâlet ve sancak-beylerinin emrinde, düzeni sağlayacak ve düşmanın saldırısına karşı koyacak kuvvetleri bulunuyordu.

Serhadlarda ki teşkilât iki kısımdan meydana geliyordu: Biri, doğrudan doğruya devlete, diğeri ise eyâletin başındaki beylerbeyleri ile sancakları idare eden sancakbeylerine bağlı idiler.

Devlete bağlı serhad kulu adı altında beş kuruluş vardı: Azep, hisarlı, sekban, lâğımcı ve müsellem. Bu beş kuruluşun ayrı ayrı âmirleri, bulunuyordu.

Beylerbeylerinin mahiyetinde de ilk zamanlarda “delil”, “gönüllü”, “beşli” olmak üzere üç ad altında çeşitli kuvvetler vardı. Sonradan, levend ve hayta adlarında iki sınıf daha bunlara eklendi.

II. Mahmut zamanında Yeniçerilerin kaldırılmasıyla merkeziyet usulü uygulandı. Bunun üzerine bu teşkilât kaldırılarak yerine devlet teşkilâtının konulması gerekt

Mertulos

Yeniçeri Ocağı kurulmadan önce Hıristiyanlardan meydana gelen ve ordunun geri hizmetlerinde çalışan teşekküllerden birinin adıdır. Martulos silâhlı anlamına gelen Rumca bir kelimedir. Martuloslar başlangıçta çok az sayıda idiler. Ancak Trakya, Makedonya ve Teselya’nın fethiyle buraların yollarının ve sarp geçitlerinin asayişinin korunması Martuloslara bırakıldı ve sayıları da arttırıldı. Daha sonra Bosna ve Macaristan’da sınıra yakın kalelerde görevlendirildiler.

Martulosların bölük kumandanları ve bir kalede bulunan çeşitli bölüklerin de ağası vardı. Martulosların subayları ve özellikle kalelerdeki ağaları Müslüman olurlardı. Başlangıçta Rumlardan kurulu olan Martuloslar arasına daha sonra diğer Hıristiyan milletlerden de katılmıştır. Bosna sınır kalelerindeki Martuloslar Müslüman oldukları halde yine aynı adı muhafaza etmişlerdir. Martuloslar maaşlı olup, on iki akçeye kadar günlük alırlardı.

Tanzimat’la birlikte bu teşkilâtta tarihe karışmıştır.

Levend

Delikanlı, boylu-boslu, yakışıklı, yiğit, çevik gibi anlamlara gelen ve çoğulu Levendat olan kelime, bir çeşit kara ve deniz askerlerini ifade eder. Bunlar, Donanma ve Kara levendleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

Donanma Levendleri: Derya Kalemi’ne bağlı Sancaklarda yerli kulu askerlerine verilen addır. Bunlarda Levend-i Türkî, Levend-i Rûmî olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Bu levendler donanma hizmetine İne-bahtı Savaşı’ndan sonra girmişlerdir. Derya sancak beylerinin emrinde sefere çıkarlardı. Bunlar tımarlı deniz askeri olup, donanmada yaya askerî olarak kullanılırdı. Kılıç, mızrak, uzun namlulu tüfek ve tabanca taşırlardı. Rum Levendleri ise daha çok, kürekli çektirilerde görev alırlardı. Levendlerin komutanına “Şeh Levend” denilirdi. Kıdemlerine göre “çektiri, firkate, kalyon levendi” adını taşırlar, içlerinde en kıdemlisi de, kıç kasarada görev yaptığı için “kıç levendi” adım taşırdı. Türk ve Rum levendlerînin kıyafetleri farklı idi. Türkler genellikle başlarına kırmızı barata, sırtlarına kollu, beyaz gömlek üzerine kırmızı cepken, ayaklarına mavi renkte kısa şalvar ile yemeni giyer, san kuşak sararlardı. Rum levendleri de, mavi sarık ve kuşak ile yeşil cepken ve kısa şalvar giyerlerdi. XVII. yüzyılda Rum levendleri dağıldıktan sonra, levendler, kalyoncu adını aldılar ve Osmanlı donanmasının görevli askerleri haline geldiler. Donanmanın her yıl seferden dönüşünde yoklamaya tâbi tutulurlar, sefere katılmayanların kayıtları silinerek maaşları kesilirdi. Bunlardan İstanbul’da oturanlara “Yerli Levendler” denirdi. Subayları “Levend Ağası” unvanını taşır, bunların âmiri “Baş Ağa” unvanıyla anılırdı.

Kara Levendleri: Osmanlılarda XVI. yüzyıldan itibaren aylak, boş gezen, eşkıya takımından meydana gelen bir de Kara levendleri vardı. Bunlar donanma levendlerinin açıkta kalmaları üzerine Anadolu’da eyalet ve sancaklarda hizmet almaları ile “AtlıLevend” veya “Levend Süvarisi” yahut “Kapılı Levend” adı ile yeni bir askerî sınıf meydana getirmişlerdi. Görev bulamayanlar da başıboş, serseri oldukları, eşkiyalık yaptıkları için bunlara da “Kapısız” yahut “Kara hırsız levend” denildiği bilinmektedir.

XVI. yüzyılda Kara levendlerinin doğusundaki sosyal sebeplerin başında, Anadolu’da toplanan nüfus fazlalığı gelmekteydi. Zengin devlet memurlarına ve büyük tüccarlara ağır faizlerle borçlanan, zamanla borcunu ödeyemeyen çiftçiler topraklarını ellerinden kaptırıyorlar veya yerlerini terk ederek işsiz, güçsüz, aylak bir takım meydana getiriyorlardı ki bunlara “levendât” da deniyordu. Levendlerin toplanıp ayaklanmaları Konya Savaşı’ndan sonra kendini gösterir. Bu savaşta yenilgiye uğrayan levendler, bazı bölgelerde eşkıyalık hareketlerine girişmişlerdi. Levendlerin haramilik denilen bu hareketlerini önlemek için Sultan Kanunî Süleyman’ın silâhlan toplatma çabası fayda vermemişti. III. Murat eli silâh tutan reayayı Levend bölükleri olarak teşkilâtlandırdı. Fakat bunlar maaş almadıklarından yine bir soyguncu olarak kaldılar. 1578 yılında Lala Mustafa Paşa İran seferine çıktığı zaman orduya katılmayan levendler, işten uzaklaştırılmış ve kaçak hükümet mensuplarının başkanlığında toplanarak ilk levend bölüklerini meydana getirmişlerdi.

XVII. yüzyılda Anadolu, levend adını alan bu kimselerin çeşitli davranışlarına sahne olmuştur.

1595′de III. Mehmet, Eğri seferine çıkmadan önce yeni bir devlet fermam yayınladı ve kapılı, kapısız denilen levend eşkıyasına karşı halkın yiğitbaşılar komutasında “ilerleri” meydana getirmelerine izin verdi. Fakat Anadolu’da ve Rumeli’de kapılı, kapısız, beylik veya hırsız levendlerin halka ve köylere yaptıkları zulmün önü alınamadı. Bu yüzden 1688 tarihinde levendlerin görüldükleri yerde öldürülmelerine karar verildi. Bu tedbirler de bir sonuç vermeyince 1699′da yayınlanan bir fermanla, kapılı levendlerin kaldırılıp yerine “beşli tüfekçi” ve “deli” yazılması istenildi. 1723 yılında İran seferinin başlamasıyla levendlerin eşkıyalık hareketleri yeniden ortaya çıktı. 1776′da da bir fermanla varlıkları kesin olarak ortadan kaldırıldı.

Kul kethüdası
 
Yeniçeri Ocağı’nın en yüksek rütbeli subaylarından birinin unvanı idi. “Ocak Kethüdası”, “Kethüda Bey” de denilirdi. Yeniçeri Ağası ile Sekbanbaşıdan sonra gelen Kul Kethüdası, aynı zamanda Ağa’nın yardımcısı durumunda idi. Daha sonra Sekbanbaşıdan fazla bir itibar kazanmış ve tamamıyla Yeniçeri Ağası’nın yardımcısı olmuştur.

Kul Kethüdası, mutlaka ocaktan yetişir ve sırasıyla kademe kademe yükselerek bu mevkiye gelirdi. Bu sebeple Kethüdalar ocağın usul ve kaidelerini çok iyi bilirlerdi. Yeniçeri ağaları ocak dışından da seçildikleri ve bu gibilerin ocak nizamlarını bilemeyecekleri için Kul Kethüdası’nın ocaktan yetişmiş olmasının şarta bağlanması, Ağa’nın eksiklerini tamamlaması yönünden alınmış iyi bir tedbir sayılmaktadır.

Kethüdanın imtiyazlarından biri de Yeniçeri Ocağı’nın izni olmadıkça, padişah tarafından azli edememesidir.Buna karşılık Yeniçeri ağasının azli, diğer yüksek görevlilerinki gibi kolay olmamakla beraber, Ağa bu imtiyazdan mahrumdu. Kethüda, Yeniçeri Ağası’nın maiyetinde olmasına rağmen ocakta nüfuzu ağadan daha geçerli idi. Yeniçerilerin işleri Ağa Kethüda arasında kararlaştırılırdı. Kethüda, çorbacıların altında olan rütbelerin azil ve tayinine yetkili fakat Yeniçeri Ağası’nın da iznini yerine getirmeye mecburî idi. Savaş ve kuşatmalarda saldırı ve savunma önlemlerini alırdı.

Kul Kethüdasının başlıca görevi ocağın yönetimiyle ilgilenmekti. Bir çeşit levazım başkanıydı. Ocağın zabıta vazifesi ve kanunlarla nizamların tatbikine nezaret de görevlerindendi. Kul Kethüdası, Ağa Divanı’nda üye idi. Ağa ile görüşmek isteyenleri görüştürür, ocak davalarına da bakardı.

Kul Kethüdası basma yeniçerilerin resmi günlerde giydikleri keçe-külâh cinsinden, fakat onlarınki gibi çok arkaya sarkmayan ve alta gelen tarafı dört parmak sırma ile işlenmiş olan bir serpuş giyerdi. Bunun sırma işlemeli yere sokulan kısmın üst tarafı kırmızı çuhayla kaplı ve daha üstünde ise yarısı ön ve diğer yarısı arka tarafa sarkan yelpaze şeklinde bakılçıl kuşu tüyünden bir sorguç takılı idi. Sağa mail olarak kezalik önden ikinci bir sorguç daha bulunurdu. Kethüda’nın kürkü, kaftanı, elbisesi, kuşağı, Yeniçeri Ağası’nın giydikleri ile aynı modeldi. Yalnız Yeniçeri Ağası’nın kürkünün kol atlası beyaz, kethüdanınki yeşildi. Ayağına da, ağa gibi mest papuç değil sarı çizme giyerdi.

Kul Kethüdası, ocağın padişahla olan ilişkilerini düzenleyen görevli siydi.

Ağa bölüklerinin kuruluşuna kadar yeniçeri kethüdalarının belirli bir odası yoktu. Kethüda, baş yayabaşının odasında bulunurdu. Fakat ağa bölüklerinin kuruluşundan sonra Birinci Ata Bölüğü, Kethüda’ya oda olarak verilmiştir. Bundan sonra ocağa kethüda olanlar birinci bölük odasında oturmuşlardır. Kul Kethüdası terfi ederse sekbanbaşı olurdu. Sekbanbaşılık gözden düştükten sonra Kul Kethüdalarının yeniçeri ağalığına tayin edilmeleri kanun oldu ve bu şekil ocağın ilgasına kadar devam etti.

Ağa bölüklerinden Kethüda’ya ait olan birinci odanın mevcudu diğer odalara göre daha çok olup yedi, sekiz yüzü geçiyordu. Bu da kethüdanın yüksek mevki ve nüfuzu gereği idi. Burada bulunanlar kethüda bölüğüne geçmekten gurur duyarlardı. Birinci bölük odasından varis bırakmayan vefat edenlerin mirası Kethüda’ya ait idi.

Kethüda’nın yevmiyesinden başka İstanbul’da ve bir kısım vilayet ve kaza merkezlerinde bulunan kullukları yani karakolların kulluk isteyen (karakol zabitliği) yeniçerilere tevcihi ve bunların kulluğa tayini dolayısıyla verecekleri para, kethüda beyin tahsisatına dahildi. Oldukça fazla tutan bu kullukların işlemleri ve paralarının tahsili kethüdanın bir kâtibi ile kethüda beyin bir saracı tarafından temin edilirdi.

Kulluklar İstanbul ve Taşra kullukları ismiyle iki kısım olup İstanbul kullukları üç ay ve Taşra kullukları ise dokuz ay süreyle verilirdi.

Hicrî 1241 (1825)’de ocakla beraber kethüdalık da lağvolunmuştu

Korucu
Yeniçeri Ocağı’nda bölük ve sekbandan seçilen, yaşlılığı dolayısıyla sefere katılamayan kıdemli yeniçerilerdir. Bunlar, İstanbul’un muhafazasında kalır, ocağı beklerlerdi.

Fatih döneminde kurulmuş olan bu teşkilâtın Kanuni devrinin sonlarında mevcutları 80 iken 1595′te sayıları bine yükselmiştir. Zaman zaman bir kısmı sefere götürülür, fakat savaşa katılmayıp geri hizmette görevlendirilir, tecrübelerinden yararlanılırdı. Bundan başka has ahıra bağlı mer’a ve çayırları,koruları, su yollarını korumakla da görevli idiler.

Kapıkulu
Osmanlı Devleti’nde doğrudan doğruya hükümdarın şahsına bağlı hassa veya merkez ordusu askerlerine verilen ad. Osmanlı Devleti’nde ordu fikri Orhan Gazi ile başlamıştır. Osman Gazi döneminde de Gaziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum adlarını taşıyan Ahiler ve Bâbaîler vardı. Ama bunların teşkilâtlandırılması Orhan Gazi döneminde olmuştur. Kuruluşu kesin olarak bilinmemekle beraber Orhan Gazi döneminde yaya ve müsellem denilen ilk muvazzaf birlikler mevcuttu.

Candarlı Kara Halil’in gayretleriyle kurulan bu birlikler, devlet hudutlarının genişlemesi sonucu yetersiz kaldı ve Osmanlı Kapıkulları teşkil edildi. Osmanlı Kapıkulları devlet merkezinden Osmanlı padişahlarının emir ve kumandası altında ve onların şahıslarına bağlı, maaşlı yaya ve atlı askerî ocaklar olarak kurulmuşlardır.

Kapıkulu ocaklarına asker sağlamak amacıyla I. Murat, Gelibolu’da bir Acemi Ocağı kurarak esir Hıristiyan gençlerinin belirli bir terbiye aldıktan sonra Kapıkulu ocaklarına kabul edilmeleri kaidesini koymuştur. Kapıkulu ocaklarının temelini teşkil eden Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ise Edirne’nin fethini takip eden günlerde olmuştur. Osmanlı Devleti’nde Kapıkulu ocaklarının kuruluşu H. 761 (1360) tarihinde Pençik kanununun çıkarılması ile başlar. Kapıkulu için başlangıçta esirlerin beşte birinin yetiştirilmesi düşünülmüşken, daha sonra bu durum ihtiyacı karşılamamış ve devşirme sistemi kurulmuştur .Bu gençler ister esir, ister devşirme olsun 3,5, 8 yıl çiftçilerin hizmetinde çalıştırılarak Türk âdetlerini öğrenmeleri sağlanırdı. Bundan sonra bu gençler Acemi Ocağı’na geri dönerler ve ocakta askerî disipline tabi tutulurlardı.

Kapıkulu ocaklarının kuruluşları sırasında tespit edilen kanun ve nizamlar hakkında tafsilatlı bilgi yoktur. Bu ocaklar zaman içinde geliştirilmişler ve en mükemmel duruma Sultan Kanunî Süleyman zamanında gelmişlerdir. Acemi Ocağı, kaynak olarak bir tarafa bırakılırsa. Kapıkulu ocaklarından ilk kurulanı Yeniçeri Ocağı’dır. Bu ocağı Topçu, Cebeci ve Top Arabacıları Ocağı takip etmiş, atlı birlikler olarak da Silahdarlar Ocağı kurulmuştur. Sultan Fatih Mehmet zamanında Sipahi ocağı kurulmuş, bunlara sağ ve sol olmak üzere Ulufeciler ve Garipler ocakları eklenerek, atlı sınıflar altı ocağa çıkartılmıştır. Devletin sınırları genişledikçe Kapıkullarına merkez ordusu olmaları özellikleri yanında kale muhafızlığı görevleri de verilmiştir. Ayrıca eyaletlerde Yerlikulu, Yeniçeri, Topçu ve Cebeci birlikleri teşkil edildiği gibi, Lağımcı ve Humbaracı ocakları da açılmıştır. XVI. yüzyıl ortalarında acemiler dışında yaya olarak Yeniçeri, Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Lağımcı ve Humbaracı ocakları, atlı olarak da Sipahi, Silahdar, Sağ Ulufeciler, Sol Ulufeciler, Sağ Garipler ve Sol Garipler ocaklarından meydana gelmekteydi.

İki buçuk yüzyıla yakın bir süre padişahın Hassa kuvvetlerini teşkil ettikleri ve devamlı olarak padişahların maiyetinde bulundukları için Kapıkulu ocakları sıkı bir disiplin altında kalmışlar ve Osmanlı ordusunun çekirdeğini meydana getirmişlerdir. Padişahlar bu dönemlerde Kapıkullarının başında seferlere katılırlar ve asker padişaha büyük saygı duyardı. Padişahlar sefere katılmamaya başlayınca askerle padişah arasıdaki saygı-sevgi bağı gevşedi. Padişahın denetiminden mahrum askerlerde disiplin yok oldu. Ayrıca XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarında açılan Avusturya ve İran seferlerinde, ihtiyaç sebebiyle dışarıdan asker alınması da ordu disiplinin bozulmasında etkili olmuştur. Böylece XVIII. yüzyılda Kapıkulu ocakları disiplinsiz, her hangi bir topluluk haline gelmiştir.

7479
0
0
Yorum Yaz
Robots txt User-agent: Mediapartners-Google Disallow: