Image Hosted by ImageShack.us CENGİZ DAMAR'IN YENİ KİTABI ÇIKTI KİTAPÇILARDA
10 10 2010

MASAL TEKERLEMESİ NEDİR VE ÖRNEKLER

Masalların başında sözcüklerin ses benzerliğinden yararlanılarak söylenen yarı anlamlı, yarı anlamsız söz dizileri vardır. Bunlara "tekerleme" denir.

Masal tekerlemeleri birbirleriyle pek ilgisi olmayan, ancak dinleyicinin ilgisini masala çekmek için bir araya getirilmiş sözlerden oluşur. Tekerlemenin asıl güzelliği de, birbirleriyle ilgisiz gibi görünen bu tür sözlerin bir düzen içinde sıralanmasındadır. Bu da bir söz ustalığını gerektirir. Bu ustalık masal anlatanın, yani masalcının ustalığına bağlıdır.

Aslında tekerlemenin masalla hiçbir ilgisi yoktur. Sadece dinleyicinin ilgisini çekmek ve onu masal dünyasına girişe hazırlamak için söylenir. İşte masalcının söz ustalığı da burada başlar. Söylediği tekerlemeyle dinleyenleri neşelendirir. Anlatacağı masala ilgi çeker. Masalının dikkatle ve heyecanla dinlenmesini sağlar.

Kimi masal tekerlemeleri de bilinenlerden birkaçının birleştirilmesinden oluşur. Araya yeni deyim, benzetme ve sözcükler eklenerek yeni biçimlere sokulur.

Gelin şimdi de söz ustalığının en güzel örneklerinden biri olan masal tekerlemelerinden sizin için seçtiklerimizi okuyalım. Onları ezberlemeye çalışalım. Anlatacağımız masallara bu tür tekerlemelerle yeni renkler katalım.

* * *

Evvel zaman iken, deve tellal iken, saksağan berber iken... Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. İp koptu, beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler dört köşeyi. Dar attım kendimi dışarı... Kaç kaçmaz mısın... Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye. Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye... Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye. Tozu dumana kattım, Edirne'ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye. Bereket inandılar, tutup beni saldılar. Neyse uzatmayalım, masala başlayalım...

* * *

Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellal iken, horoz imam iken, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken... Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten... Annem kaptı maşayı, babam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi... O öfke ile Tophane minaresini cebime sokmayayım mı borudur diye... O öfke ile Tophane güllesini cebime doldurmayayım mı darıdır diye... Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb'e...Eyüb'ün kızları haşarı... Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı... Orada gördüm bir kız... Adı Emine, gittim yanına... Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık... Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile... Bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile... Bir tarafta Mehmet Ali Paşa cenk ediyor şevk ile... Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden... vardım masal iline.

(Naki TEZEL'den)

* * *

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde... Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu; kuş uçmadı, Gümüş uçtu. Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten... Biri kaptı maşayı, biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi...

Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi, diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı!..

Az gittim uz gittim... Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!..

Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına, demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, Zümrüdüanka dedikleri değil mi? Kafdağı'nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele! Yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal!..

* * *

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde... Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok... Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle... İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam uğratmasın iftiraya nazara...

Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan! Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe! Kırk gündür kaynatırım kaynamaz.

Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık!... Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Baktım ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık... De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı!..

Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana! Kanadını kaldırıp uçan uçana! Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı. Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle! Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı! Verilecek kuluna vermiş, bize de versin Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi...

* * *

Evvel zamanda, yoksullar handa

Beyler, konağında yaşarmış.

Buna öfkelendim

Bir hayli söylendim

Aldım başımı çıktım dışarı

Görmeyin gidişimi

Bakmadan sağa sola

Düştüm bir yola.

Az gittim, uz gittim

Dere tepe düz gittim

Çayır çimen geçerek

Arpa buğday biçerek

Soğuk sular içerek

Altı ay bir güz gittim

Yürüdüm yürüdüm vardım bir bağa

Daldım bir konağa

Vay sen misin dalan

Kimi kolumdan tuttu kimi bacağımdan

Attılar beni bir dağa

Zoruma gitti başladım ağlamaya

Karşıma çıktı bir derviş

Derviş amca dedim bu ne iş?

Kuru idim ıslandım sel beni neyler

Bulut oldum uslandım

Yel beni neyler?

Vay gidi dünya

Kimi güler, kimi söyler

Kulak verin bu masala

Keloğlan ne iş tutar, n'eyler

* * *

Handadır handa, bir kara manda

Üç yüz yaşındaydım evvel zamanda

Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş

Vurdum karıncaya palanı

Kırk yerinden bağladım kolanı

Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı

Vardım pazara

Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer

Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar

Buldum bir köşe, başladım işe

Soğan sarmısak satarken

Terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken

Kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye

Gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa

Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı

* * *

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde... Odunun biri bir odun vurdu kafama... Kafam koptu kalktı gitti sarmısak pazarında sarmısak satmaya... Durur muyum ya, ben de arkasından koştum. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim; derken arkasından yetiştim ama, bak şu kafaya:

- Ben senin kafan değilim, demesin mi?

- Kafamsın!

- Değilim!

- Kafamsın!

- Değilim!

Diye atıştık, vuruştuk. Son sonu kadının kapısında buluştuk. Buluştuk ya, bak şu püsküllü belaya, kadı evde yokmuş, mercimek ağacına çıkmış da mercimek topluyormuş...

Ağacın tepesinden bize bağırdı:

- Sizin davanız büyük dava!.. Kuş kanadı kalem olsa, derya deniz mürekkep; gene ne yazılır, ne biter... Hele kırk tomar kâğıt, kırk kucak kalem getirin de ötesini düşünürüz, dedi.

Bir dediğini iki eder miyiz? Aldık getirdik, bulduk getirdik. Merdiveni de aradık taradık, götürüp mercimek ağacına dayadık, dayadık ya, kadı inerken kırılıvermesin mi mübarek!..

Kadı öldü, kafam da bana döndü: Ah kafa, nah kafa; ne çekersem senin elinden çekiyorum...

* * *

Var varanın, sür sürenin... Baykuşu çoktur viranenin... Destursuz bağa girenin, geçmez para ile dükkâna girenin, hokka çömleğini başında patlatır Bekri Mustafa... Hak dost, veli dost... Babamdan kaldı bir eski post... Ben dikerim, o sökülür... Arasına bit, pire sokulur... Ufacığı bakla gibi, büyüceği toklu gibi... Tuttum pireyi, İstanbul'a yolladım. Bekledim, bekledim gelmedi. Ardından uşak yolladım.

Kırk kişiyiz... Onumuz odun yarar, onumuz kav çakar, onumuz su taşır, onumuz ateş yakar... Bir de baktık kaz kafasını kaldırmış, kazandan bize bakar... Fare takla tukla... Ne nohut bıraktı bu yıl, ne de bakla... Kahveci kutuyu sakla, tiryaki olmuş o güdük fare...

Fare ovada yedi başağı, sıyrıldı çıktı direkten... Somunu kaptı kürekten... Gözleri büyük çörekten... Dişleri iri oraktan...

Tavandan teker meker... Gözlerime toz döker... İhtiyara bakmaz geçer. Bir oh çekmez mi bizim güdük fare? Tavanda koptu patırtı... Çömlek başına atıldı... Çektim tüfeği avludan... Yah ettim dokuz kilo soğan.

Derken efendim, baldıranlığa daldı kurudur diye... Boz eşek attı çifteyi geri dur diye. Ben tuttum kuyruğundan ileri diye...

Kalktı sıçradı kürek sapına... Gözünü dikmiş çocuk hakkına... Seksen kiloluk pekmez küpüne...

Reçel olup gitti bizim güdük fare... Efendimin ağası... Sivridir külahisi... Uzatmayalım biz bu sözü, başımıza gelir daha belası...

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir memleket padişahının kırk oğlu varmış.

* * *

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

 Tutun da, vurun da! diye bir gürültü kopmaz mı?

- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, dayımı uyutmazlar.

İki kalktım, bir hopladım. Yüz ayak merdiveni bir çırpıda atladım.

Baktım; bir kuru kalabalık.

- Nereye gidiyorsunuz böyle? dedim.

- Hak aramaya gidiyoruz, dediler.

Neyse, katıldım ben de içlerine, vardık koca şehrin birine. Aradık taradık, hakkımızı bulduk. Meğer o da pire değil miymiş?

Bindim pireye, vardım Tire'ye. Pire gider çatır çutur, hak sahibine balta getir. Bak şu pirenin işine, yular bağladım dişine. Gören şaştı, duyan şaştı, Üsküdar vapuru Beşiktaş'ı aştı.

Tuttum pirenin birisini, kırdım ufağını irisini, davula geçirdim derisini, kaytan yaptım kuyruğunu.

Sonra sırtına vurdum palanı, altından çektim kolanı, dinleyin bakalım bendeki koca yalanı...

(Eflâtun Cem GÜNEY'den)


* * *

Çıktım tavan arasına bir kırık sandık buldum.

Açtım baktım: İçinde bir kırık altın

Almayacaktım ama, aldım

Sarıdır diye,

Ordan gittim İstanbul'a bir kâse yoğurt aldım

Durudur diye,

Dokuz yüz doksan testi su kattım

Borudur diye,

Tophane güllelerini cebime doldurdum

Darıdır diye,

Nacağı aldım Kapalıçarşı'ya daldım

Korudur diye,

Akdeniz'e girdim

Kıyıdır diye,

Ortasına bastım

Kuyudur diye,

Selimiye Camii'nin duvarına dayandım

Yalıdır diye,

Ahırdağı'na bir tekme vurdum

"Geri dur!" diye,

Üçlük beşlik verdiler beğenmedim

İridir diye,

Sade Osmanlı lirası verdiler almadım

Sarıdır diye,

Beni aldılar tımarhaneye götürdüler

Delidir diye,

İki adam geldi şahitlik etti

Veli oğlu velidir diye,

Tımarhaneyi dürdüm katladım sırtladım

Halıdır diye,

Beş on copa vurdular

Yeridir diye,

Beni padişaha bildirdiler

Delidir diye,

Padişahtan ferman çıktı

"Bırakın onu eski huyudur!" diye,

Ferman aldım cadde boyu gidiyordum

Bir boz eşek gördüm

Takıldım peşine

Eşek bana bir tekme vurdu

Geri dur diye.

(Pertev Naili BORATAV'dan)

* * *

..Koştum, eve vardım: "Baban doğdu" dediler, kucağıma bir yumurta verdiler. Yumurta elimden düştü, içinden kocaman horoz çıktı, sokağa kaçtı.

Kovalamaya başladım. Taş attım değmedi. Ceviz attım... Cevizden bir kocaman ağaç bitti. Üstündeki cevizleri düşüreyim diye taş attım, değmedi. Toprak attım; ağacın başı tarla oldu. Kimi dedi: "Buğday ek", kimi dedi: "Karpuz ek."

Karpuz ektim. Öyle karpuz verdi ki tarla, develer taşıyamadı. Karşıma bir adam çıktı: "Karpuzundan versene" dedi. Bir karpuz verdim, bir ordu yedi, yarısı arttı... Ben de bir karpuz keseyim, dedim. Keserken çakım içine kaçıverdi. Elimi soktum, alamadım. Gözümü soktum, göremedim. Kendim girdim, yedi sene aradım, bulamadım. Yedi sene gezdim, dolaştım, sonunda karpuzun kapısına ulaştım.

Vay anam karpuz, evin köyün yıkılası karpuz...

Bir yanı sazlık samanlık

Bir yanı tozluk dumanlık

Bir yanında demirciler demir döver denk ile,

Bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile, Bir yanında Osmanoğlu cenk eder top ile tüfenk ile...

* * *

Masal masal maniki

Yolda saydım on iki

On ikinin yarısı

Tilki çakal karısı.

Masal masal martladı

İki fare atladı

Kurbağa kanatlandı

Tos vurdu bardağa

Çocuk çıktı çardağa.

Masal masal maniki

Kuyruğu var on iki

Kuyruğunda beni var

Kulağında çanı var.

Masal masal matatar

Dil okur, damak tadar.

***

Bir varmış,bir yokmuş

Evvel zaman içinde,kalbur saman içimde

Pire berber iken deve tellal iken

Ben ebemim beşiğini tıngır mıngır sallar iken

Kara kedi miyav miyav dedi,

Tangur tungur kazanı devirdi

birden ebem ağlıyarak uyandı,

Beni tokaç ile kovaladı.

Az gittim uz gittim

Dere tepe düz gittim

Vardım bir ormana,orman dolu ayılarlarla

Ayılar homur homur homurdanıyor,

Ellerimi açtım,başladım hem duaya,hem ağlamaya

Beyaz bir at hemen koştu imdadıma

Attı beni sırtına,dört nala koştukca koştu

Ayakları yere değmedi,coştuda coştu.

Az gittik uz gittik,denizlerin üzerinden geçtik.

Bir baktım arkama bir arpa boyu yol bitmiş.

Geçen sene vardım eve

Birde ne göreyim dama çıkmış bir deve

Beş yaşında ki ebem de binmiş üstüne

Lafın belini büktük,şimdi masala geçtik.

(Cengiz Damar'dan)

5251
0
0
Yorum Yaz
Robots txt User-agent: Mediapartners-Google Disallow: